YÜRÜYÜŞ

Dünya, onun büyüklüğünü bilen için küçüktür;  modernist  “ zevat “ gibi onu küçültenler için küçük değildir. Batı‘nın zekası dünyayı zapt etmeye yetti ama anlamaya yetmedi; çünkü  “ masivayı ” madde planında “temaşa” eyledi, ruh planı hep kör kaldı. Ruhu olanı da zehirledi. Bütün stratejisini ruhu olanı da kendine benzetme üzerine kurdu. Bunu başarabildi mi? Aynayı karşımıza almak ve derinlemesine kendinize bakmak birçok suale cevap olacak. Hadi, bakalım biraz!
 
Sokağa çıkalım ve herhangi bir er ya da hanım kişiye:  “Zevat, masiva ve temaşa ne demektir?” diye soralım sizce kaç kişi arzu ettiğimiz cevapları verecektir? Aslında hepimiz neticeyi tahmin edebiliriz. Peki şimdi asıl soruyu soralım: Bu daralma ve sığlık kimin yenilgisi veya kimin başarısı?
 Kan kaybediyoruz, kan.Vagonu olmaya çalıştığımız Batı medeniyeti üzerimizden lokomotif gibi geçmiş, haberimiz yok. Kirli tırnağını etimize taka taka söküp almış medeniyet binamızın taşlarını. Dişimizi çeker gibi kelimelerimizi çekmiş ve geriye koca koca boşluklar bırakmış. Korkmuşuz, hep yaranma uğruna yutkunmuşuz öz kelamımızı. Cephede yapamadığını zihinlerimizde yapmış. Dünyamızı küçültmüşüz, ablukaya alınmışız en ücra yerlerimize kadar. Üstat Necip Fazıl ne güzel de özetlemiş bunu:
 Bıçak soksan gölgeme
Sıcacık kanım damlar
 Gir de bir bak ülkeme 
 Başsız başsız adamlar.
 
 Ne zaman başladı bu bela sağanağı, nerede tökezledik ya da devrildik?  Bana kalırsa daha eski ama resmi rakamlar Fransız Devrimi’ni (1789) işaret ediyor. Önce etnik bir fitne girmiş bünyeye, sonra lime lime doğranmışız. Varını yoğunu verdiğin güzelim Balkan toprakları da kaymış elimizden sabun gibi. Paranoyak olmuşuz ve kronik bir hastalık bırakmış geride: Bölünme korkusu…
 Çiğnenmiş çiğnenmiş tükürülmüşüz kendi suratımıza neyse ki sıkışıp kaldığımız Anadolu sahip çıkmış vatanına. Vuruşmuş, vurulmuş çiğnetmemiş son lokmasını; ama nafile! Masalarda yine kandırmışlar. Sonra şaşalı bir kontrat: Cumhuriyet(!) Yağmur dinmiş. Dolu başlamış.
 
Gökkuşağımızı kara kalemle çizmişler. Stocholm sendromu… Celladımıza meftun olmuşuz, kara sevda ile.Devirememiş ama yapışmış  iliğimize kene gibi. Emmiş ruhumuzu. Savaş bitmemiş, bitmeyecek de. Toprağımıza sahip çıkmışız, bedenimizi korumuşuz ama kültüre, kelimelere hep yabancı kalacağımız bir kapıyı aralamışız. Zihnimizi iğdiş etmişler. Bana benzediğin kadar varsın demişler, amenna diye kafa sallamışız. Sokmuşlar bir fanusa ara ara da darbelerle vermişler ayarımızı, balanslarımıza.
 
Eğitim  politikalarını onlara bırakmışız, kanunları onlardan devşirmiş geriye dönüp ecdada hep sövüp saymışız. Sövdükçe bonus kazanmışız.  Çok katlı bir pasta gibi servis edilmişim nizam veremediğim sırtlanlara. Hem 1915 evvelinde hem 1915 sonrasında…
 Tamam da ne yapmalıyız? Hangi yana bakmalıyız? Doğunun en batısı, Batı’nın en doğusundayız. Şizofrenik bir hastayız. “ Yaprakları ıslatan, yağmurdur gökgürültüsü değil.” vecizesini duyar gibiyiz. 
 
Öncelikle bir “idrak tahlili” yapacağız ancak o zaman görürüz, kronik marazların nerelerde kol gezdiğini. Kavramlarımızdan, kelimelerimizden başlayacağız; çünkü bozulmaya oradan başladık.        Sesimizi değil, sözümüzü yükselteceğiz. Gücün sözüne tapınanlara inat sözün gücüne inanacağız.Biz ki sözün şahına iman etmiş bir ümmetin ahvadıyız. Söz, bizim tek sermayemiz, “ Kültür potamızda eriyip bizim olmuş, biz olmuş her şey Türkçe’dir.“ diyerek maziyle İstikbal’i şimdi de buluşturacağız. 
 
Hakikatin holigana ihtiyacı yok. Biz hakikata ram olacağız, mutsuz olacağız; ama asla umutsuz olmayacağız. Hayatın her alanına dokunacağız. Tekrardan Hoca Ahmet Yesevi’nin, Yunus’un, Mevlana’nın, Fatih’in nesli güzelleştirecek dünyayı. Ölümleri değil ömürleri çoğaltacak. Tekrardan Yemen’e, Burma’ya, Üsküp’e, Batum’a, Semerkant’a  selam edeceğiz. 
 Bugünün gençliği kendi gerçek tarihiyle buluşmalı. Biz geçmişin külüne değil közüne talibiz. O közde pişecek ham yanlarımız. Bir “ Türk “ dünyaya bedel değil belki ama bir “ Türkü” dünyaya bedel diye öz kültürümüzü çığıracağız, dünyanın kulağına. 
 
Millet sevdamızı gen tahliline kurban etmedik, etmeyeceğiz. Bizim başkalarının ayaklarının altına alamayacağı kadar ulvi duruşumuz bir kibir hiyerarşisinin merdiveni olmadı , bundan sonra da olmayacak. Mananın ruhi yamaçlarında gezinmiş ecdada ulaşmak için sadece Allah’a (c.c) ram olacağız. Tekrar buluşacağız Yesevi Ocağı’nda.Yanacağız ve tekrar dağılacağız dört bir yana. Bir ademi bir alem bilip maya çalacağız dünyanın tam göbeğine. Küresel vicdanı ancak o zaman inşa ederiz ve tekrardan medeniyet serpeceğiz cihanın bağrına çil çil.
 Biz, bu dünyaya baharı getirmeyi hayal ettik,inanmıyorsan aşkla bak etrafına; ancak aşkla bakarsan görebilirsin. Sen sadece kendi baharında göverebilirsin. İşte o zaman dolarsın gözlerine. 
 
Asırlarca ahvalimizi anlayamadık hatta halimize  hakkıyla ağlayamadık, bunları yapınca doyasıya hep birlikte ağlayacağız. Hiç unutmayacağız zevatlarını, masivayı temaşayı. 
 Ağlayın su yükselsin
 Belki kurtulur gemi
 Anne seccaden gelsin
 Bize dua et emi
 Dünya, onun büyüklüğünü bilenler için küçüktür. Aliye İzzet Begoviç’in dediği gibi:” Bizimkisi üzerine uzun süre düşünülmüş bir yürüyüştür.”
 Yürüyüşümüz daim olsun.
 Vesselam…
 
Okan ARIK
Genel Eğitim ve Sosyal İşler
Sekreteri
 
 
okanarik01@hotmail.com

 Okunma Sayısı : 1855     info@eksenegitim.org

Diğer Yazıları