250 Yıllık Hedefteki Ülke

250 Yıllık Hedefteki Ülke
Emperyalizmin Kâşif Kolu: Misyonerler-1


Osmanlı idaresinde Keldani,  Nesturi,  Suryanilerin Müslümanlarla asırlarca barış içerisinde iç içe yaşadıkları bir tarihi vakadır. Bu mutlu birliktelik 1683 II Viyana yenilgisiyle başladı. Karlofça Antlaşması Devlet-i Aliye'nin artık dünyanın bir numaralı gücü olmadığının gösteren ilk belgeydi.

Onun kadar bir başka acı bir başka belge de Küçük Kaynarca’ydı. (1774) İlk kez Müslüman bir Türk devleti Kırım Osmanlı’dan kopuyor. Osmanlı topraklarında yaşayan Ortodokslar Rusya’nın manevi himayesine bırakılıyordu.

Avrupa’da sanayi devriminin gelişmesi, sömürgecilik faaliyetlerinin yoğunlaşması Osmanlıyı Batı’nın, emperyalizmin bir numaralı hedefi haline getiriyordu. Batının casusları; oryantalist, misyoner, gezginler, arkeologlar olarak Osmanlı topraklarında boy göstermeye başladılar.
Misyonerler  bir din tebliği yapmıyorlardı. Sömürgeci güçlerin ajanlarıydı. Misyonerlik kisvesi altında, beşinci kol faaliyeti yürütüyorlardı. Hıristiyanlığın ilk doğuş yıllarında hiç alakası olmadığı halde özellikle Bizans döneminde Anadolu kutsallaştırılmış ve Anadolu’ya “ İncil ülkesi” denilmiş. Hz. Meryem’in güya, bu topraklarda yaşadığı rivayetleri uydurulmuştu. Bizans’ın Batı Katolik dünyası karşısında maddi gücünü artırma,  kendini kutsallaştırma adına hakim olduğu Anadolu’yu Hıristiyanlığın anavatanı olarak göstermişti. Bu toprakları İncilin ülkesi olarak takdim etmişlerdi.

19. yüzyılda Anadolu’nun hedef haline gelmesini Bizans’ın rivayetleri hortlatılmış, burada yaşayan Hıristiyanların güya esaret altında bulunduğu, onların kurtarılması gerektiği henüz 20 yaşlardaki papazlara yoğun bir Türk düşmanlığı telkini ile zihin dünyalarına şırınga edilmişti.  Gerçek neden ise Anadolu’nun çok zengin coğrafi konuma sahip olmasıdır. Hindistan’a giden yolun Anadolu’dan geçmesi, sanayileşme için zengin petrol yataklarının burada bulunmasının anlaşılması Anadolu’yu açık hedef haline getirmişti. (Modern Petrol kuyular 1860’larda çalıştırılmaya başlandı ama Irak’taki varlığı 4 bin yıl önceden biliniyordu sızıntılar vardı. Babiller petrolden asfalt yapıyorlardı.) Anadolu’ya sızmanın en etkili yolu misyonerlikti. Özellikle Protestan misyonerler Osmanlının kavimlere  ve  dinlere verdiği geniş inanç hürriyetinden istifade ederek Osmanlı topraklarına girdiler. Daha yirmili yaşların içerisinde bulunan Amerikalı misyoner Levi Parsons daha İzmir’den karaya çıktığında Türk düşmanlığıyla dolu olmalı: “Bu kudretli günah imparatorluğunu yıkmak ahdim olsun” demiştir. (Bilâl N. Şimşir, Kürtçülük (1787-1923), Bilgi Yayınevi, Ankara 2007, s. 20)

İngiltere’de, Misyonerliğin en parlak devrini yaşadığı 19. yüzyılın ortalarında “Biz Hindistan’a bu kadar misyoner, bu kadar para göndermek zorunda mıyız?”şeklinde tartışmaların olduğu sırada misyonerliği savunanlar, “Hindistan’da orduların, diplomatların yapamadıklarını bizim gönderdiğimiz misyonerler yapıyorlar” demişlerdir. (Bayram Küçükoğlu, Türk Dünyasında Misyoner Faaliyetleri (Dünü-Bugünü-Yarını), 1.Baskı, İstanbul, 2003, s.30.)

Misyonerler, yeni bir bölgede faaliyetlere başladıklarında ilk yıllarını genellikle sondaj çalışması yaparak geçirirlerdi. Yani üzerinde çalışılması düşünülen alanı önceden derinlemesine incelerlerdi. Halkın arasına karışarak, özellikle onların zayıf noktalarını tespit etmek, izlenecek misyoner metotları bakımından çok önemliydi. Böylece daha sonra yapılacak faaliyetlerde kolaylık sağlanacak ve hedef tam on ikiden isabet ettirilecekti.
 

Misyoner William Goodel, Boston’daki meslektaşlarına gönderdiği bir mektupta: “Bana öyle geliyor ki, bir misyoner ilk üç yıl başka hiçbir is yapmadan halkın arasına karışsa ve onların gerçekte ne denli zayıf, cahil, aptal ve önyargılı olduğunu öğrense, bu kendisi için Osmanlı İmparatorluğu’nda konuşulan tüm dilleri öğrenmekten daha büyük bir kazanım olur.... (Selahattin SATILMIS I. Dünya Savaşı Öncesinde Nasturiler ve Misyoner Faaliyetler.)

Protestan misyonerlerin Anadolu’da faaliyet alanı seçtikleri yerlerden biri Hakkari’de Hıristiyan bir topluluk olan Nesturilerdi. XIX. yüzyılın ortalarına kadar Nesturilerle bölgedeki en yakın komşuları Kürtlerin arasındaki ilişkiler gayet dostane idi. Nesturi patriği, bulunduğu bölgede en üst düzeydeki Osmanlı yöneticisi ile aynı konumda sayılırdı. Aralarında bazı ufak tefek çatışmalar olsa da birbirlerine karsı düşmanlıkları uzun sürmemekteydi. 1840’larda İngiliz misyoner ajan Badger Hakkâri’de Nasturileri Osmanlılara vergi vermeyin diye kışkırttı.

Tanzimat’ın Müslüman ve gayrimüslimleri her alanda eşit bir statüye getirmesi, Nasturilerin yıllardır tabi oldukları Kürt beylerine karşı baş kaldırıp yönetimlerini tanımamalarına yol açmıştır. Bölgeye gelmiş olan Batılı misyonerler, Nasturilere gelip: “Uyanın artık, devir değişti. Tanzimat geldi. Padişah ferman verdi. Kürt beyleri artık sizin kılınıza bile dokunamaz. Sizden vergi de alamaz, haraç da alamaz…’’ diye propaganda yaparken Nasturileri, Kürtlere karşı,  Kürtleri de (gayrimüslimler sizlerle eşit oldu diyerek) Tanzimat Fermanı’na ve dolayısıyla Osmanlı Devletine karşı kışkırtıyorlardı. İstanbul’daki İngiliz elçisi, yetkisi olmadığı hâlde Tanzimat Fermanı’nı uygulatmak için Türk hükûmetine sürekli baskı yaparken Şemdinli’de İngiliz misyoneri ve gezgini Badger: “Bu ferman, Kürt beylerinin pabucunu dama atıyor” diye konuşuyordu. ( Bilâl N. Şimşir, Kürtçülük (1787-1923), Bilgi Yayınevi, Ankara 2007, s. 94.)

1840’lı yıllara gelindiğinde ise özellikle Amerikan ve İngiliz misyonerlerin Nasturiler üzerine faaliyetleri sonucu Kürtlerle Nesturiler arasındaki iyi olan ilişkiler bozulmaya başladı ve iki millet süreklilik arz eden bir şekilde birbirlerine düşman haline geldiler. Asahel Grant, Amerikalı misyonerdi.  1840’larda Hakkari’de faaliyet gösterdi. Asıl mesleği doktorluktu. Yerel idarecilerle dostluklar kurdu. Onlara sağlık hizmeti vererek 1840’ların ıssız Hakkari’sinde kale büyüklüğünde misyoner okulunu kurdu. Onun bu faaliyetlerini Osmanlı mahalli yöneticiler,  Erzurum valisi Halil Kamil Paşa'ya bildirdiler. Erzurum valisi, yaptığı soruşturma sonucunda, Grant’ın söz konusu mahalde kale tarzında bir okul inşa ettirmekte olduğunu ve bölgedeki Hıristiyan çocukları Protestanlaştırmaya çalıştığını, bu nedenle binanın yıkılması ve Grant’in bölgeden uzaklaştırılması gerektiğini, İstanbul’a bildirdi. Bu soruşturmalar sonucunda Amerikan Elçisi Mr. Brown Bab-i Âli’ye çağrıldı ve Osmanlı yönetiminin bu dağlarda okul açılmasını istemediği kendisine bildirildi. Hakkari ve çevresindeki Müslüman halk misyon merkezi inşaatını ve bölgede dolaşan misyoner Avrupalıları bizzat kendileri bir tehdit unsuru olarak görüyorlardı.  

Expedition  forthe  Exploration (Keşif Gezisi)’nun bir parçası olarak 1840 yazında patrikhaneyi Anglikan kilisesi adına ziyaret etmek için Hakkâri’ye ulaşan İngiliz coğrafyacı-araştırmacı William Francis  Ainsworth’a bölgede karşılaştığı bir Kürt beyi şunları söylemekteydi:“Burada ne yapıyorsunuz? Bu memlekete Frenklerin girmeye haklarının olmadığını bilmiyor musunuz? Hiç rol yapmayın! Kim olduğunuzu ve ne yapmak istediğinizi biliyorum. Siz bu ülkeyi almak isteyen güçlerin öncü kuvvetlerisiniz. Bu nedenle önce sizin varınızı yoğunuzu almamız lazım, çünkü sonra siz bizim malımızı mülkümüzü elimizden alacaksınız.

Kürtlerin, Nesturilerle çatışması üzerine Osmanlı topraklarından ayrılmak zorunda kalan İngiliz ve Amerikan misyonerler bu ilk teşebbüslerinde fazla başarılı olamadılar. Hatta Nesturi Patrigi Abraham’ın (1820–1861), 1843’te kavminin zarar gördüğü olaylarından katliamlardan misyonerleri de sorumlu tutarak bütün yabancılarla uzlaşmaz bir tavır içine girmesiyle Osmanlı topraklarında Nesturilere yönelik misyonerlik faaliyetleri geçici bir süre durdu. Fakat bu daimi olamazdı. Çünkü Batılı devletlerin, emellerine ulaşmaları için Osmanlı coğrafyasında nüfuz alanlarına sahip olmaları gerekmekteydi. Nüfuz alanlarını ortaya çıkarmanın bir yolu ise azınlıklara sahip çıkmaktan geçmekteydi. Batılı Emperyalist devletler, misyonerlik faaliyetleri vasıtasıyla Osmanlı bünyesindeki azınlıklar üzerinde, dolayısıyla da Osmanlı Devleti üzerindeki nüfuzlarını artırmaya gayret ettiler. Destekledikleri ve himaye ettikleri misyonerlik faaliyetlerini siyasal projelerinin bir parçası olarak gördüler. Dinlerini yani Hıristiyanlığı siyasetlerine alet ettiler.

Örneğin, laikliği benimseyen Fransa, Cizvitleri topraklarında barındırmamasına rağmen, dışarıdaki çıkarları nedeniyle onların hamiliğini yaptı ve elinden geldiği kadar onlara destek oldu. Vatikan’ı abluka altında tutan İtalya, emperyalist politikasını papazlar üzerine kurdu.

Hatta ülkesinde dini tümden yasak eden Rusya bile Ortodoksluğu kullanmaktan geri durmadı. XIX. yüzyılda Fransa Katoliklerin, Rusya Ortodoksların üzerinde koruyucu sıfatına sahip iken İngiltere’nin hamisi olduğu bir millet yoktu. Çünkü Osmanlı Devleti’nde henüz bir Protestan millet mevcut değildi. İngiltere’nin Osmanlı tebaasından Protestan millet oluşturma hedefi ancak misyonerler sayesinde gerçekleşebilirdi.

Avrupa, sanayi devrimini gerçekleştirdiğinde bu sanayi çalıştıracak petrolün Osmanlı Devletinin Irak ve Arabistan topraklarında olduğu keşfedilmişti. Dolayısıyla oyunlar burada yoğunlaştı. Irak’a, ajanlar, misyoner, oryantalist arkeolog kılıklılar gelirken Arabistan’da Vehabi meşrebini kuran Abdulvehab bizatihi İngiliz ajanları desteği ile bu mezhebi yaygınlaştırıldı.

Churchill’in en çok takdir ettiği İngiliz devlet görevlilerinden biri Mark Sykes idi.  Takdirini kazanmasının nedeni, Sykes’in  Araplarla Türkleri birbirinden ayırmakta, parçalamakta ve  bölmekteki başarısıydı: “…Birçok Afrikalı ve Amerikalı kâşifler arasında Mark Sykes, Yakın Doğu’da herhangi bir hazine bulmak umudu olmaksızın ya da dini görüşleri yahut bölgesel özgülükleri değiştirmek amacı olmaksızın seyahat etmiştir. Arapları Türklerden ayırmak gibi girift ve dikkat çekici politikada o çok değerli bir faktör oldu. Müslüman dünyasını en kritik anda böldü ve neticede önemli kuvvetleri Allenby’nin ordusunda çöl bayrağı altında sıraladı…”

Osmanlı yönetiminde mahalli bir inanç önderi mesela, Nesturilerin en yüksek din adamı Marşemun (patrik demek)  Osmanlıya bağlı en yüksek konumdaki yönetici ile protokolde aynı haklara sahipti. Gittiği şehirlerde beylerbeyi protokol uygulaması ile karşılanırdı. İngilizler onları kandırdılar. 1843’te isyan çıkartılar. Ama bu Nesturilere pahalıya patladı, fakat İngiliz ajanlar için bu hiç önemli değildi. Misyoner Ainsworth: "Nesturileri kışkırttık, onların ezileceğini biliyorduk; ancak Osmanlı’nın zayıflaması için bölgede kargaşa çıkması lazımdı. Bu gerekliydi. Onların ezilmesi bizim için bir işti, dolayısıyla iş, iştir" diye hatıralarına yazdı.

İngilizlerin,  Almanların,  Fransızların,  Amerikalıların bu mantığı hiç değişmedi. Menfaatleri için Arap,  Türk,  Ermeni,  Kürt, Nasturi v.b. tüm toplulukları, toplumları emperyalist menfaatler için birbirini boğazlatmaları… Böl-parçala-yönet politikası her zaman devam etti. Toplumları düşman ederek ülkeleri zayıflatıp, milletleri bölüp, parçalayıp yönetmek ve sömürüye hazır hale getirmek!  Bunu da din kisvesi altında çalışan misyonerlere yaptırmak.

 Okunma Sayısı : 1750     info@eksenegitim.org