İSTİSMAR

Günümüzün en büyük yanılgısıdır istismar. Kimi ve neyi istismar ettiğimiz önemli değil. Önemli olan istismar hatasına düşmemiz. Bir yerde istismarın olması demek, orada samimiyetin olmaması demektir. Ve bu, bir Müslüman’da asla bulunmaması gereken bir özelliktir.

Bir Müslüman olarak Türkiye’deki bir çok olayı, durumu, kişiyi ya da kurumu eleştiriyoruz. Fakat bu eleştirilerimizde samimi miyiz? Eleştirilerimizde objektif miyiz? Elbette ki değiliz. Eleştirilerimizde inançlarımızın, siyasi tercihlerimizin, aidiyet hissettiğimiz gurupların etkisinden kurtulabiliyor muyuz? Maalesef, yukarıdaki bahsettiğim birçok unsur bizim beğenilerimizde ve eleştirilerimizde etkili oluyor. Ben sağ görüşlü ve muhafazakâr tarafında hissediyorum kendimi. Yani tarafım. Her zaman dindar, milliyetçi duygularımla hareket ederim. Fakat her ne kadar taraf olsam da ortada bir de hak ve hakikat gerçeği var. Bir Müslüman olarak her zaman tarafımın yanında mı yer alacağım, yoksa hak ve hakikat noktasında mı? Bizim dinimizde ölçü hak ve hakikattir. Bu bizim aleyhimize de olsa haktan ve hakikatten ayrılamayız.

Öğrencilik yıllarımda 28 Şubatı yaşadım. Başörtülü kardeşlerimin sıkıntılarına ve mağduriyetlerine şahit oldum. Her cuma dersi asıp, soluğu Hacıveyiszade Camii’nde aldım. Cuma günleri başörtüsü eylemlerinin müdavimi oldum. Rahmetli Erbakan Hoca’ya yapılan haksızlıkları yüreğimin derinliklerinde hissettim. Merve Kavakçı’ya sadece başörtüsü taktığı için yapılan haksızlıklardan derin üzüntü duydum. Halkın parası ile yapılan yurtlarda, askerlerin sanki bir gaspçıyı, tacizciyi ya da ağır bir suçluyu arar gibi Kuranı Kerim aramalarını gördüm. İmam Hatipli öğrencilere yapılan katsayı haksızlıklarına şahit oldum. Üniversitelerde ikna odalarında başörtülü kardeşlerime nasıl baskılar yapıldığına şahit oldum. Bütün bu haksızlıklar yüreğimde derin izler bıraktı. Bu yaşananların hepsinde ben taraf oldum. Mazlumlardan, inanlardan yana taraf oldum. Fakat bu acıları yaşayan, bu haksızlara şahit olan biri olarak aynı mağduriyetlerin tekrar yaşanmasını istemiyorum. Bu işlerin bir rövanşa dönüşüp,  bu olaylarda hiçbir dâhili olmayan insanların mağdur edilmesini doğru bulmuyorum. Müslüman tabiî ki düşünce ve inanç anlamında mücadelesini verecek. Ama bu, zalimlerin yöntemi gibi değil; Hakk’ın bizden istediği gibi olmalı.

Bu haksızlıkları yapanlar, yaptıkları zalimliklere hep bir kılıf buldular. Atatürk’ü kullandılar. Laikliği kullandılar. Kendi ürettikleri, dinle alakası olmayan din tüccarlarını kullandılar. Sahte tarikatlar, şeyhler ürettiler. Yani Atatürk’ü, laikliği ya da bazı kavramları istismar aracı olarak kullandılar. Asrımızın değil, her dönemin hastalığıdır bu istismar. Ama bu istismarcıların yaptıkları, bizleri de istismarcılığa yöneltmemeli. Hele günümüzde belirtileri görülen ve hicap duyduğum bir istismarcılık var ki Allah hepimizin kalp gözlerini açık tutsun inşallah. Din istismarcığı. Günümüzde din bir yaşam biçiminden çok, farklılaştırma ve ayrıştırma aracı olarak kullanılmaktadır. Dini, dünya nimetleri için araç olarak kullanma hastalığı. Bu istismarcılık hem Müslümanların birbirine olan güvenini zedeleyecek hem de dinimize karşı mesafeli duran ya da ön yargılı olan insanları yüce dinimiz İslamiyet’ten soğutacaktır.  Bunun örneklerine maalesef ülkemizde şahit olmaktayız.  Mesela, OTDÜ’lü öğrencilerin mezuniyet törenlerindeki pankartlarını internet ortamında görme imkânım oldu. Bu ne nefrettir, diye düşündüm. Bir insan dinden, Müslümanlıktan bu kadar nasıl nefret edebilir? Kaldı ki %99’u Müslüman dediğimiz bir ülkede. Bu OTDÜ’lü gençler bir yanılgı içerisindeler ve çok hatalılar. Peki, onları bu hataya sürükleyen ve dini bir ayrıştırma aracı, farklılık aracı olarak kullanan sözde dincilerin hiç mi suçu yok?  Dini konularda fazla hassas olmayan insanları ötekileştirerek, onları önce kendimizden sonra da güzel dinimizden uzaklaştırmaya hakkımız var mı? Oysa güllerin ve gönüllerin efendisi bir hadis-i şerifinde: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” Buyurmaktadır. Müslüman yeryüzünde sevginin, dostluğun, barışın ve güvenin teminatı olmak zorundadır. Önce Müslümanlar olarak kendimizden başlamalıyız. Aynaya bakmalıyız. Aynaya bakmak sünnettir.  Çünkü ayna hatamızı, yanlışımızı bize gösterir. Fakat benim asıl ifade etmek isteğim ayna, gönül aynasıdır. İnsan önce gönül aynasına, kalp aynasına bakıp kendini hesaba çekmeli, özeleştiri yapmalı; yani empati kurabilmelidir. Peygamber Efendimiz : “Ölmeden önce ölünüz, hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” diye buyurmaktadır. Peki, biz, Müslümanlar olarak bu ifadeye uygun hareket edebiliyor muyuz? İnsanlara önce kendimizi, sonra da yüce dinimizi sevdirebiliyor muyuz?

Müslüman, yeryüzünde Allahın halifesidir. Her Müslüman aslında Allah’ı ve İslam dinini temsil etmektedir. O zaman kendimizi hesaba çekelim.  Müslüman’ın Müslüman’a güvenmediği bir toplumda bize kim güvenecek? “Müslüman elinden ve dilinden herkesin emin olduğu kimsedir.” diye buyuruyor efendimiz. Yani Müslüman güvenilir insandır. Ne mutlu her şeye ve herkese rağmen,  güvenilir insan olabilenlere.

 Okunma Sayısı : 2563     info@eksenegitim.org

Diğer Yazıları